Güzel bir Salı gününden herkese merhaba!
Bugün biraz duygulardan bahsedeceğim. En hissiz hissettiğimiz zamanlarda bile bir sürü duyguyla boğuşuyoruz. Bazılarını dışlıyoruz, hissetmememiz gerektiğini düşünüyoruz. Bazılarını çok seviyoruz her daim o duyguyu hissetmek için bir sürü şey yapıyoruz. Bazılarını sonuna kadar yaşamayı savunuyoruz, bazılarının üstünü örtmeliyiz diyoruz. O kadar uzayıp gidiyor ki liste. Bütün bunların yanında aslında o kadar da konuşmadığımız bir şeymiş gibi hissettirmeye devam ediyor üstelik.
Benim bu aralar takıldığım konu ise şu: Neden güzel duyguları dibine kadar yaşıyoruz da bize kötü hissettiren duyguları gömmeye, unutmaya çalışıyoruz? Ya da böyle diretiliyor diyelim. En basit örneği, dertlerimizi anlattığımız bir arkadaşımızın bize söylediği ilk şey 'bu konuyu kafana takma, unut, başka şeyler düşün, seni üzmesine izin verme' vs. Evet, aslında iyiliğimizi istiyor. Evet, uzun yıllardır duyduğumuz cümleler bunlar. Evet, yeri geliyor biz de bunu söylüyoruz çevremizdekilere. Bazen işe de yarıyor hatta. Ama üzerine düşündüğüm zaman bunun o kadar da sağlıklı olmadığına karar verdim.
Mutlu hissettiğimizde bizi gören herkes mutluluğumuzu yüzümüzden okur. Çünkü saklanacak bir duygu değildir. Dibine kadar yaşarız. Peki ya üzüntü, hayal kırıklığı, kıskançlık, haset, umutsuzluk? Bunları ya dillendirilmemesi gereken şeyler olarak ya da öyle çok belli edilmemesi gereken şeyler olarak gördük durduk. Üzerini örttük, hissettiğimizde utandık bazılarını. Ama biz insanız, bunların hepsini ömür boyu hissedeceğiz. Üzerini örttükçe büyüyecek, devleşecek, kendimiz bile inanamayacağız bir süre sonra.
O yüzden arkadaşım, içinde birine karşı öfke varsa bunu dile getir, içine atma. Şiddetten bahsetmiyorum, hayır. Sakinleştiğin zaman seni o kadar öfkelendiren şeyin ne olduğunu anlatıp bir yol haritası çizmekten bahsediyorum. Eğer üzgünsen, üzüleceğin bir şeyler olduysa bunu saklama. Yaşa hüznünü, nasıl yaşıyorsan. Belki bir hafta eve kapanmak olacak bu, belki hiç yemediğin kadar abur cubur yiyeceksin. Ama sonunda atlatacaksın. Eğer birini kıskanıyorsan (ki günümüzde birilerinin hayatını izleyip izleyip imrenmek ve ileriye gidip kıskanmak çok rastlanan bir şey haline geldi), bu kötü bir şey değil. O duygunu da sahiplen, kaçma, saklama. Gerekirse kıskandığın kişiyi bir daha görme sana iyi hissettirmiyorsa. Görüşme, sosyal medya hesaplarını takip etme. Daha iyi hissedeceksin. Çünkü hayat birileriyle yarışmak için çok kısa. Sana, sahip olduklarını küçümsetecek, hayatından soğumana yol açacak insanlarla yarışarak değil; onlardan uzak durarak çözebilirsin bu durumu.
Bir sabah kalktığında sebepsiz yere çok mutsuz uyanacaksın. Perdeleri açıp güne başlamak istemeyeceksin. Belki kahvaltı yapasın bile gelmeyecek. Bunu normal görmeyip kendini harekete geçmek için zorlamak zorunda değilsin. Belki o gün o yataktan hiç çıkmamaya ihtiyacın vardır, bunu hiç düşündün mü? Mutsuz hissettiğin için kendini suçlamak, hayatını anlamsız hissetmek zorunda değilsin. O gün ve belki onu takip eden bir hafta yataktan çıkmak istemeyeceksin amaaa bir sabah kalktığında çok mutlu hissedeceksin, geçip gitmiş olacak kara bulutlar. İşte o zaman hayatına kaldığın yerden devam edeceksin! Peki en baştaki duygunu reddetseydin ne olurdu? Günlük rutinin neyse yapardın fakat zevk almadan, kendine eziyet ederek, sıfırlanmak isteyen zihnini susturarak... Bunu istemezsin.
Daha fazla uzatabilirim, bu konu hakkında sayfalarca konuşup yazabilirim. Çünkü bu ara uzun uzun üzerine düşündüğüm, bir gün doğru bulduğuma ertesi gün karşı tez sunduğum bir süreçteyim. Değişiyorum, gelişmeye çalışıyorum. Ara ara güncelleyeceğim:)
Saatler güzel bir akşamüstüne doğru ilerlerken Angus&Julia şarkıları eşliğinde içimi döktüm size, iyi akşamlar!






